Sessiz Çığlığın Tarihi
Mezopotamya’nın tozlu ve kadim tarihinde, rüzgarın fısıltısı çoğu zaman bir ninniden ziyade bir ağıt gibi yükselir. Kürt halkının binlerce yıllık serüveni, sadece bir coğrafyanın hikayesi değil; toprağın altına gömülmüş dillerin, yarım kalmış sofraların ve bitmek bilmeyen bir "eşikte kalma" halinin trajik destanıdır. Bu halkın kaderi, tarih sahnesinde hep bir "parantez" içine sıkıştırılmak istenmiş, ancak o parantez her seferinde bir direnişin ve varoluş sancısının sarsıntısıyla genişlemiştir. Kürtlerin yaşadığı süreç sadece politik bir çatışma değil, topyekûn bir ontolojik saldırıdır.
Frantz Fanon; çok sevdiğim kitabı olan, Yeryüzünün Lanetlileri’nde sömürgeciliğin sadece toprakları değil, insan ruhunu da nasıl iğdiş ettiğini anlatırken, "Sömürgeci, sömürgeleştirilenin her hareketini bir tehdit olarak algılar" der. Kürt halkı için bu "tehdit" algısı, dillerinin yasaklanmasından köylerinin boşaltılmasına, en acısı da çocuklarının oyun alanlarının savaş cephelerine dönüşmesine kadar uzanmıştır. Fanon’un tarif ettiği o "aşağılık kompleksi" dayatmasına karşı Kürtler, kendi kimliklerini bir kale gibi savunmuşlardır. Ancak bu savunmanın bedeli, Halepçe’de kimyasal bulutların altında can veren çocukların, Enfal’de toplu mezarlara gömülen umutların ve Roboski’de katır sırtında taşınan parçalanmış bedenlerin sızısıyla ödenmiştir.
Ali Şeriatî’nin "Kendine Dönüş" öğretisi, tam da bu noktada bir halkın ruhsal restorasyonu için hayati bir önem taşır. Şeriatî’ye göre, bir halkın başına gelebilecek en büyük felaket, "kendini başkasının gözüyle görmeye başlamasıdır." Kürt toplumu üzerinde uygulanan asimilasyon politikaları, onları kendi köklerinden koparıp başkalarının kurguladığı bir tarihe figüran yapmaya çalışmıştır. Şeriatî, mazlumların uyanışını, bu yabancılaşma zincirini kırmakta görür.
Kürtlerin trajedisi, bin yıldır komşusu olduğu halklarla paylaştığı ortak kutsalların, modern ulus-devlet canavarı tarafından parçalanmasıdır. Çocuk katliamları ise bu trajedinin en karanlık zirvesidir; çünkü bir çocuğun ölümü, sadece bir bireyin kaybı değil, o halkın geleceğine atılmış bir nükleer bombadır. Psikolog Erik Erikson’un "kimlik karmaşası" teorisi, kuşaklar boyu süren bu travmanın Kürt gençleri üzerindeki etkisini anlamamıza yardımcı olur. Sürekli bir güvenlik tehdidi altında büyümek, "temel güven duygusunu" zedelerken, bireyi ya derin bir melankoliye ya da bitmek bilmeyen bir öfkeye mahkûm eder.
Modern Kürt edebiyatının ve vicdanının sesi olan ve bu yazımı yazmama teşvik edici olan Mehmed Uzun, bu ruhsal ve toplumsal sancıyı en yalın haliyle dile getirir. Uzun’un o sarsıcı tespiti, yazımın merkezindeki trajediyi şöyle özetler:
"Biz, yaralı bir dilin, yaralı bir coğrafyanın ve yaralı bir tarihin çocuklarıyız. Bizim kaderimiz, kelimelerimizi ve rüyalarımızı her gün yeniden, sıfırdan inşa etmektir; çünkü bizim olan her şey her gün yıkılmak isteniyor."
Sosyolog Zygmunt Bauman’ın "modernite ve katliam" üzerine yaptığı analizleri de bu duruma uyarladığımızda, Kürtlerin yaşadığı trajedilerin modern dünyanın "temizlik" ve "düzen" takıntısının bir yan ürünü olduğunu görürüz. Devletlerin homojen bir toplum yaratma çabası, Kürt gibi "pürüzlü" ve kadim bir kimliği öğütmeye çalışmıştır. Oysa olması gereken, bu kadim halkın tarihsel hakkının teslim edilmesidir. Trajik kader, ancak hakikatin yüksek sesle dile getirildiği bir adaletin inşasıyla değişebilir. Bir halkın diliyle ağıt yakamadığı, çocuğuna kendi tarihinin ismini veremediği bir coğrafyada barış, sadece bir kağıt parçasından ibarettir.
Kürtler ne olmalıdır? Kürtler, kendi tarihsel özneliğini kazanan, kültürel mirasını evrensel bir değer olarak dünyaya sunabilen ve en önemlisi, yasını tutabildiği bir huzura kavuşmuş bir halk olmalıdır. Hannah Arendt’in "kamusal alan" vurgusuyla söylersek; Kürt halkının sesi, dünya meydanlarında yankılanan eşit bir ses olmalıdır. Çocukların artık "ölmek" için değil, "yaşamak" ve "yaratmak" için doğduğu, dağların sadece birer sığınak değil, birer seyir tepesi olduğu bir gelecek, bin yıllık bu borcun tek ödeme biçimidir. Bu sadece bir halkın özgürlüğü değil, insanlık onurunun o coğrafyada yeniden ihyasıdır. Sonuçta, adaletin olmadığı bir dünyada her halk biraz "Kürt"tür ve Kürtlerin özgürleşmediği bir Orta Doğu’da hiçbir vicdan tam anlamıyla huzur bulamayacaktır. Bu realiteyi artık herkesin görmesi gerekir...
Bir trajik durum da bunlara rağmen Kürt halkının bu taleplerini haksız görmektir. Kürt halkının varoluş mücadelesini bir tehdit ya da haksız bir talep olarak görenlere, toplumlara ve zihinlere verilecek en esaslı cevap, tarihin aynasına cesaretle bakabilmektir. Bir halkın en temel insani haklarını "dilini, kimliğini ve onurunu" talep etmesini "haksızlık" veya "bölücülük" parantezine sıkıştıranlar, aslında kendi vicdanlarının dar kalıplarına hapsolmuşlardır. Adorno’nun vurguladığı gibi, "Acı çekeni konuşturmamak, ona yapılan haksızlığın en uç noktasıdır." Kürtleri haksız bulanlar, binlerce yıldır bu toprakların kahrını çekmiş bir halkın yasını görmezden gelirken, aslında insanlıgın ortak hafızasına da ihanet etmektedirler. Kendi çocukları için düşledikleri güvenli geleceği, başka bir halkın çocuklarından esirgeyen bir anlayışın "hak" terazisi bozuktur. Oysa hakikat şudur ki; hiç kimse kendi evinde misafir, kendi dilinde yabancı ve kendi toprağında mülteci olmayı hak etmez. Kürtlerin mücadelesini haksız görenler, ancak o halkın çektiği acının zerresini hissettiklerinde, adaletin bir lütuf değil, bir borç olduğunu anlayacaklardır. Çünkü bir halkın var olma iradesi, hiçbir siyasi doktrinden veya sınır çizgisinden daha haksız değildir; aksine, o iradeyi boğmaya çalışmak en büyük tarihsel adaletsizliktir!
Tarih, egemenlerin yazdığı zaferlerle dolu olabilir ancak insanlık onuru, sessiz bırakılanların direnişiyle ölçülür. Bir halkın "ben buradayım" çığlığına karşı sağırlaşan her toplum, aslında kendi içindeki insanlığı da kaybetmektedir. Unutulmamalıdır ki, hiçbir beton kütlesi toprağın altındaki hafızayı sonsuza dek gömemez ve hiçbir yasak, gerçeğin nefesini kesmeye yetmez. Kürt halkının bin yıllık sabrı bir zayıflık değil, haklılığın en sakin ve en derin kanıtıdır. Eğer dünya üzerinde bir gün gerçek bir barış tesis edilecekse; bu, güçlülerin lütfuyla değil, en çok susturulanın sesi duyulduğunda ve o sesin hakkı iade edildiğinde mümkün olacaktır. Çünkü adalet, sadece bir kavram değil; her çocuğun kendi dilinde korkusuzca gülümseyebilme hürriyetidir.
Her şeyin daha güzel ve iyi olması umuduyla...

👏
YanıtlaSil