Kederden Kimlik Yontmak
Coğrafya, bir insanın üzerine giydiği ilk kıyafet gibidir ancak bu kıyafet bazen ipekten bir kaftan, bazen de dikenli bir gömlektir. "Kişinin kendini bilmesi" düsturu, kadim bilgeliğin merkezinde yer alsa da, bu bilme eylemi genellikle bireyin kendi sınırlarını aşan bir mirası, yani doğduğu toprağın acısını kucağında bulmasıyla başlar. Peki, bu acıyı sahiplenmeli miyiz, yoksa onu bir yük gibi kapının önünde mi bırakmalıyız? Köklerinden koparılmış veya aidiyet hissini reddetmiş bir benlik, sürekli bir "boşlukta süzülme" hali yaşar. Birey, içine doğduğu kolektif hafızayı –bu hafıza ne kadar trajik olursa olsun– reddettiğinde, aslında kendi kimliğinin temel taşlarından birini eksik bırakmış olur. Travmaların ve toplumsal acıların sahiplenilmesi, bir mazoşizm değil, aksine bir "bütünleşme" çabasıdır. Sanırım bu en çok yapıldığımız konulardan biri. Kendi coğrafyasının acısını tanımayan bir ruh, eksik bir yas sürecindedir ve bu bitmemiş yas, hayat boyu açıklanam...