Kayıtlar

Nisan, 2026 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Kederden Kimlik Yontmak

Resim
Coğrafya, bir insanın üzerine giydiği ilk kıyafet gibidir ancak bu kıyafet bazen ipekten bir kaftan, bazen de dikenli bir gömlektir. "Kişinin kendini bilmesi" düsturu, kadim bilgeliğin merkezinde yer alsa da, bu bilme eylemi genellikle bireyin kendi sınırlarını aşan bir mirası, yani doğduğu toprağın acısını kucağında bulmasıyla başlar. Peki, bu acıyı sahiplenmeli miyiz, yoksa onu bir yük gibi kapının önünde mi bırakmalıyız? Köklerinden koparılmış veya aidiyet hissini reddetmiş bir benlik, sürekli bir "boşlukta süzülme" hali yaşar. Birey, içine doğduğu kolektif hafızayı –bu hafıza ne kadar trajik olursa olsun– reddettiğinde, aslında kendi kimliğinin temel taşlarından birini eksik bırakmış olur. Travmaların ve toplumsal acıların sahiplenilmesi, bir mazoşizm değil, aksine bir "bütünleşme" çabasıdır. Sanırım bu en çok yapıldığımız konulardan biri. Kendi coğrafyasının acısını tanımayan bir ruh, eksik bir yas sürecindedir ve bu bitmemiş yas, hayat boyu açıklanam...

Freud’un Din Eleştirisindeki Saklı Ritim

Resim
  Sigmund Freud, entelektüel tarih boyunca dinin en amansız eleştirmenlerinden biri olarak tanınmıştır. Onu, tanrı fikrini çocukluktaki baba figürünün bir izdüşümü olarak gören, inancı ise toplumsal bir "saplantılı nevroz" olarak niteleyen sert retoriğiyle hatırlarız. Ancak Freud’un külliyatına daha yakından, satır aralarını okuyarak bakıldığında, dinin insan ruhundaki sarsılmaz yeri karşısında zaman zaman silahlarını indirdiği veya en azından meraklı bir sessizliğe büründüğü duraklar olduğu görülür... Freud’un 1927 tarihli Bir Yanılsamanın Geleceği kitabı, dinin rasyonel bir temeli olmadığını savunurken ilginç bir itirafla başlar... Freud, dinin sunduğu teselli sisteminin muazzamlığını asla inkar etmez. Freud bu kitabında dini bir "yanılsama" olarak tanımlar. Ancak buradaki itirafı şudur: İnsan zihni, doğanın acımasızlığı, hastalıklar ve ölümün yarattığı dehşet karşısında o kadar çaresizdir ki, bu ağır yükü dinsel bir koruma kalkanı olmadan taşıması neredeyse imka...

Ophelia & Rindêxan: Kurbanın hüznü, Öznenin direnişi

Resim
  Dünya edebiyatının en hüzünlü karakterlerinden biri olan Shakespeare'in Ophelia'sı ile Mezopotamya’nın sarp dağlarından süzülüp gelen onur simgesi Rindêxan, aralarındaki binlerce kilometreye ve asırlara rağmen aynı ıslak sessizlikte, suyun derinliğinde buluşur. Sanat tarihinde Ophelia denince akla gelen o meşhur tabloda; saçında çiçekler, üzerinde ağır elbiseleriyle suyun üstünde bir yaprak gibi uzanan o kadın, trajedinin estetiğe dönüştüğü anı simgeler. Öte yandan, Malabadi Köprüsü’nün görkemli kemerleri altında, Batman Çayı’nın coşkun sularına bakan Rindêxan, kolektif hafızada o devasa taş köprüden aşağıya, özgürlüğe süzülen bir siluet olarak canlanır. İkisi de "su üstündeki kadın" imgesinin en çarpıcı temsilcileridir; biri Danimarka’nın soğuk derelerinde, diğeri Mezopotamya’nın kadim nehirlerinde birer efsaneye dönüşür. Ancak bu iki hikaye arasındaki en can alıcı nokta, ölüme giden yoldaki irade farkında gizlidir. Ophelia’nın ölümü, kendi iç dünyasındaki bir kırı...

Vatansız deniz, kimliksiz ölüm: Alan Kurdî

Resim
 Alan Kurdi’nin Bodrum kıyısına vuran küçücük bedeni, sadece bir ailenin trajedisi değil, koca bir halkın tarihsel hafızasındaki o bitmek bilmeyen "yersiz yurtsuzluk" hikayesinin en ağır mühürlerinden biridir. Alan’ın hikayesi, Kürtlerin modern tarihte defalarca içinden geçtiği ateş çemberinin, bu kez bir çocuğun kırmızı tişörtünde ve lacivert şortunda somutlaşmış haliydi. Kürt halkının trajik kaderi, genellikle sınırların ortasında kalmak ve o sınırların yarattığı fırtınalarda savrulmakla şekillenmiştir. Alan Kurdi’nin ailesinin Kobanê'den çıkıp Ege’nin hırçın sularına sığınma çabası, aslında bir halkın yüzyıllardır aradığı "güvenli liman" arayışının modern bir tezahürüydü. Halepçe’den kaçanların karlı dağlardaki izleri ile Alan’ın kıyıya vuran izi arasında görünmez ama kopmaz bir bağ vardır. Bir yanı savaşın yıkımı, diğer yanı ise belirsiz bir geleceğin soğukluğu olan bu hikaye, Kürtlerin tarih boyunca yaşadığı o "arafta kalma" halini dünyaya bir kez...