Küçük Prens: Cudi'de Biten Nergis
Güneş, Cudi’nin sivri kayalıkları ardında kandan bir nehir gibi batarken, gökyüzü mor bir matem elbisesine bürünmüştü. Pilot, motoru susmuş uçağının gölgesinde, kurumuş dudağındaki son su damlasını yutkunurken o sesi duydu. Rüzgarın ıslığına karışan, ama rüzgardan daha eski bir fısıltı:
— "Lütfen... Bana, sınırların üzerinden atlayabilecek bir kuzu çizer misin?"
Pilot doğruldu. Karşısında, hırpalanmış şal û şapikiyle, gözleri asırlık bir sürgünün tüm yorgunluğunu taşıyan küçük bir çocuk duruyordu. Boynundaki poşu, sadece bir kumaş değil; rüzgarda dalgalanan sessiz bir çığlık gibiydi.
"Burada sınırlar çizilidir evlat," dedi pilot, sesi çatallanarak. "Kuzular tellere takılır."
Küçük Prens, göğüs kafesinde sakladığı bir sırrı açar gibi gülümsedi:
"Benim geldiğim yerde teller yoktu, sadece nergisler vardı. Bir nergisim vardı benim... O kadar narindi ki, kendi dilinde şarkı söylemediği her gün yapraklarını dökerdi. Ona bir fanus aradım, ama fanuslar bizim buralarda camdan değil, sessizlikten yapılır. Ve sessizlik, çiçeği korumaz; onu sadece boğar."
Unutulan Şehirlerin Tozu
Küçük Prens, kendi küçük dünyasından buraya gelene kadar uğradığı durakları anlattı. Her bir durak, kalbine batan birer diken gibiydi:
Sessiz Krallık: Bir gezegende, her şeye hükmettiğini sanan ama tebaasının sadece "kendi istediği dilde" susmasına izin veren bir kral görmüştü. "Susmak da bir dildir," demişti Kral. Küçük Prens ise cevap vermişti: "Hayır, susmak sadece gömülmektir."
İsimsiz Coğrafyacı: Dev defterlerine dağları, nehirleri kaydeden bir adamla tanışmıştı. "Peki," demişti Küçük Prens, "Ya o dağların altında kalan isimler? Ya yakılan köylerin dumanı?" Coğrafyacı başını kaldırmadan yanıtlamıştı: "Biz sadece kalıcı olanı yazarız, duman kalıcı değildir."
Boş Sokakların Bekçisi: Hiç gelmeyecek bir treni bekleyen, elinde sönmüş bir gaz lambasıyla karanlığa bakan bir bekçi. "Neyi bekliyorsun?" diye sormuştu Prens. Bekçi, gözlerini ufuktan ayırmadan fısıldamıştı: "Kendi sesimi. Onu bir sınır kapısında unutmuşum."
Tilki ve Kalbin Prangası
Tilkiyle karşılaştığında, toprak henüz sıcaktı. Tilki ona, "Beni evcilleştirmek, benimle aynı acıda buluşmaktır," dedi. "Eğer beni evcilleştirirsen, artık şu karşıdaki kayalıklar senin için sadece taş olmaz; onlar senin için bir sığınak, bir mezar ya da bir beşik olur. Rüzgar estiğinde, sadece soğuğu değil, annelerin ninnilerini (lorî) duyarsın."
Küçük Prens, tilkinin boynuna sarıldığında hıçkırığı boğazında düğümlendi:
"Benim nergisim... Onu koruyamadım. Ben giderken köylerini yakıyorlardı. Dumanı yıldızlara kadar ulaşmıştı. O şimdi hangi rüzgarın peşinde savruluyor, bilmiyorum."
Son Bakış: Bir Yıldızın Sönüşü
Pilot uçağını tamir etmişti ama Küçük Prens gitmeye hazırlanıyordu. "Biliyor musun," dedi Prens, gökyüzündeki en parlak, en hüzünlü yıldıza bakarak. "İnsanlar yıldızlara bakarlar ama hepsi aynı şeyi görmez. Bazıları için onlar sadece ışık, bazıları için yol gösterici... Ama bizim gibiler için yıldızlar, geceleri yakılan o meşale ateşleridir. Eğer kalbinle dinlersen, her birinden bir dengbêjin sesi yükselir."
Pilot elini uzattı ama parmakları boşluğu yakaladı. Küçük Prens, ayağının altındaki taşları incitmeden, kimliksiz bir yolcu gibi karanlığa karıştı. Arkasında ne bir pasaport bıraktı ne de bir iz. Sadece rüzgarın savurduğu o son, ağır cümle kaldı:
"Evimiz, sadece ana dilimizde rüya görebildiğimiz yerdir. Ben rüya görmeye gidiyorum..."
O gece Cudi’ye kar değil, bembeyaz nergisler yağdı. Ve her birinin üzerinde, kurumuş birer gözyaşı lekesi vardı.

Ana dilinde rüya görmek cümlesi insanın içinde uzun süre kalıyor. Özelikle unutulmuş insanların sessizliği de çok zarif bir dille anlatılmış.
YanıtlaSil