Ophelia & Rindêxan: Kurbanın hüznü, Öznenin direnişi

 


Dünya edebiyatının en hüzünlü karakterlerinden biri olan Shakespeare'in Ophelia'sı ile Mezopotamya’nın sarp dağlarından süzülüp gelen onur simgesi Rindêxan, aralarındaki binlerce kilometreye ve asırlara rağmen aynı ıslak sessizlikte, suyun derinliğinde buluşur. Sanat tarihinde Ophelia denince akla gelen o meşhur tabloda; saçında çiçekler, üzerinde ağır elbiseleriyle suyun üstünde bir yaprak gibi uzanan o kadın, trajedinin estetiğe dönüştüğü anı simgeler. Öte yandan, Malabadi Köprüsü’nün görkemli kemerleri altında, Batman Çayı’nın coşkun sularına bakan Rindêxan, kolektif hafızada o devasa taş köprüden aşağıya, özgürlüğe süzülen bir siluet olarak canlanır. İkisi de "su üstündeki kadın" imgesinin en çarpıcı temsilcileridir; biri Danimarka’nın soğuk derelerinde, diğeri Mezopotamya’nın kadim nehirlerinde birer efsaneye dönüşür.


Ancak bu iki hikaye arasındaki en can alıcı nokta, ölüme giden yoldaki irade farkında gizlidir. Ophelia’nın ölümü, kendi iç dünyasındaki bir kırılmanın ve ailesiyle yaşadığı derin duygusal çatışmaların getirdiği bir çaresizliğin sonucudur; o, hayatın ve hayal kırıklıklarının ağırlığı altında sulara adeta sürüklenmiştir. Rindêxan’ın hikayesi ise bambaşka bir tonda, dışarıya karşı verilen destansı bir mücadelenin zirvesi olarak yankılanır. Rindêxan sulara sürüklenmez; o, sulara bizzat yürür. Onun hikayesinde içsel bir tereddüt ya da ailevi bir bağ kopukluğu yoktur; aksine, o ailesinin ve halkının onurunu sonuna kadar savunan, düşman kuşatmasına karşı dimdik duran bir iradenin temsilcisidir. Malabadi’den boşluğa bıraktığı bedeni, aslında bilinçli bir politik tavır, bir onur eylemi ve sarsılmaz bir direniştir. Teslimiyeti ve esareti bir seçenek olarak görmeyen, kendi kaderini nehrin akışına bizzat mühürleyen bu irade, onu bir kurban olmaktan çıkarıp bir kahramana dönüştürür.

Rindêxan’ın bu eylemi, onu sadece trajik bir figür olmaktan çıkarıp toplumsal hafızada sarsılmaz bir "mit" haline getirir. Sosyolojik bir perspektiften bakıldığında Rindêxan; aşiret yapısının koruyucu dokusunu ve toplumsal aidiyetini arkasına alarak, dışarıdan gelen tehdide karşı kadının nasıl bir "direniş kalesi" olabileceğini gösterir. O, sadece bir liderin(Mihemedê Eliyê Ûnis) kızı değil, bir halkın kolektif haysiyetini kendi bedeninde kristalize eden bir semboldür. Mezopotamya’nın toplumsal dokusunda Rindêxan, kadının bir kurban değil, toplumunun değerlerini savunmak adına en radikal kararı alabilen bir özne olduğunu kanıtlar. Onun Malabadi ile kurduğu bağ, mekânı bir geçit olmaktan çıkarıp bir hafıza merkezine dönüştürür. Rindêxan, coğrafyanın kaderine eklenmiş en asil ve en sert dipnottur; bugün hâlâ bir dengbêj divanında adı geçtiğinde, sadece bir kadının vedası değil, bir halkın asla diz çökmeyecek olan ruhu selamlanır.

Ophelia, Shakespeare’in kaleminde "pasif bir kurban" olarak resmedilir. O, etrafındaki erkeklerin —babasının, abisinin ve Hamlet’in— yarattığı fırtınanın içinde oradan oraya savrulan, kendi sesi ve iradesi elinden alınmış bir figürdür. Zihni bulandığında nehre düşmesi bir tercih değil, bir tükeniştir; akıntıya kapılıp gitmesi, hayata karşı duyduğu o büyük kırılganlığın fiziksel bir dışavurumudur. Ophelia’nın ölümü hüzünlüdür çünkü o, kendisine biçilen rolün ağırlığı altında ezilerek sulara teslim olur.
Rindêxan ise tam aksine "aktif bir özne" olarak karşımıza çıkar. Onun hikayesinde zihinsel bir bulanıklığa ya da çaresiz bir sürüklenişe yer yoktur. Rindêxan, ailesinin ve halkının değerlerine sonuna kadar bağlı, düşmana karşı mevzi almış bir savaşçıdır. Onun Malabadi’nin kemerinden boşluğa adımı, bir "vazgeçiş" değil, aksine en büyük "meydan okuma"dır. Ophelia suların içinde kaybolurken, Rindêxan suları bir kürsüye dönüştürür. Rindêxan için o nehir, esaretin zincirlerini kırdığı bir özgürlük alanıdır.
Ophelia bireysel bir melankolinin, toplumsal baskı altında ezilen kadının sessiz çığlığıdır. Rindêxan ise kolektif bir bilincin, düşman karşısında eğilmeyen bir toplumun "kadınlaşmış" cesaretidir. Biri kırılan bir dalın suya düşüşü gibi sessiz, diğeri bir kayanın nehre çarpışı gibi sarsıcı ve uyandırıcıdır. Bu iki kadın, farklı dillerde aynı suyun dilini konuşsalar da, Rindêxan’ın duruşu bize şunu fısıldar: Bir kadın sadece hüzünlü bir sonun kahramanı degil, bir tarihin en onurlu savunucusu da olabilir. Kendi hikayesinin en büyük öznesi yine kadın olabilir. 

Yazımı Rindêxan'ın adına anılan cümleyle bitirmek istiyorum...

"Ez dimirim, birîndar û bê zar
 Teslîm nabim destê neyar û najîm bê ar… "


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Küçük Prens: Cudi'de Biten Nergis

Köklerinden Kopan İnsan: Modern Bir Arafta Kalış Hikayesi