Kayıtlar

Mart, 2026 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Varoluşun İki Yakası: Sartre’ın Kaygısından Şeriatî’nin Tevhid’ine

Resim
1960’ların Paris’i entelektüel bir kaynama noktasıyken, Sartre zirvedeki isim, Ali Şeriatî ise onun derslerini soluyan, eserlerini Farsçaya kazandıran ve onunla derin tartışmalara giren genç bir doktora öğrencisiydi. Bu iki ismi birleştiren temel zemin; "insan özgürlüğü" ve "sorumluluk" kavramlarıydı. Her ikisi de insanın kendi özünü, kendi eylemleriyle inşa ettiği gerçeğinde müttefikti. Ancak bu yolculukta Şeriatî, "hocam" dediği Sartre’dan hayati bir kavşakta ayrıldı: Aşkınlık ve Tanrı. Sartre için Tanrı’nın yokluğu, mutlak özgürlüğün ön şartıydı. Ona göre, eğer bir yaratıcı varsa, insan önceden belirlenmiş bir "taslak" (essence) olmaktan öteye gidemezdi. Tanrı olmadığı için insan "dünyaya fırlatılmıştı" ve kendi anlamını sıfırdan yaratmak gibi devasa bir yükün altındaydı. Bu durum Sartre’da meşhur "bulantı" ve "kaygıyı" doğuruyordu; çünkü insan nihayetinde anlamsız bir boşlukta, kendi değerlerini tek başına varetm...

Köklerinden Kopan İnsan: Modern Bir Arafta Kalış Hikayesi

Resim
 Kişinin kendi kültüründen kopuşu, sadece eski bir elbiseyi çıkarıp yenisini giymek gibi basit bir değişim olarak görmek büyük bir yanılgıdır. Bu süreç aslında bireyin üzerine bastığı toprağın ayağının altından kayması, hayatı anlamlandırmasını sağlayan zihinsel haritasını yitirmesidir. Modern dünyanın "küresel vatandaşlık" vaadi kulağa ne kadar özgürleştirici ve hoş gelse de, insanın kökleriyle olan bağının kopması hem psikolojik hem de sosyolojik derin yaralar açar. Psikolojik açıdan bakıldığında, kültür birey için dünyayı algıladığı bir mercektir. Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde temel bir yer tutan "aidiyet" ihtiyacı, kültürel kodlar aracılığıyla tatmin edilir. Birey kendi kültüründen koptuğunda, "Ben kime aitim?" sorusu cevapsız kalır ve bu durum kronik bir yalnızlık, yabancılaşma ve "arafta kalma" hissini tetikler. Kendi kökenini yetersiz veya "ilkel" görüp ondan kaçan kişi, aslında kendi geçmişine karşı bir aşağılık kompleksi ...

Anadilimizi neden korumalıyız?

Resim
  Dilin İnşası: Dünyayı Görme Biçimimiz: ​Sosyolojide Sapir-Whorf Hipotezi olarak bilinen yaklaşım, dilin düşünceyi şekillendirdiğini savunur. Anadilimiz, gerçekliği hangi "gözlükle" göreceğimizi belirleyen ilk süzgeçtir. Biz dünyayı nesnel bir biçimde değil, dilimizin bize sunduğu kategoriler aracılığıyla algılarız. ​Örnek: Bazı toplumlarda karın tonları veya denizin rengi için onlarca farklı kelime bulunurken, bir diğerinde tek bir terim yeterli olabilir. Bu durum, o toplumun doğayla kurduğu yaşamsal ve toplumsal ilişkinin bir yansımasıdır. Anadil, doğayı kültüre tercüme eden ilk mimari yapıdır. ​Kolektif Hafıza ve Duygusal Mahremiyet: ​Anadili, bir toplumun tarihsel birikimini, acılarını, mizahını ve zaferlerini kelimelerin içine gizleyen bir kolektif hafıza deposudur. Birey, anadilini konuşurken aslında binlerce yıllık bir kültürel ekosisteme eklemlenir. ​Örnek: Bir ninni veya bir ağıt, sadece seslerden ibaret değildir; o toplumun kuşaklar boyu aktardığı duygusal mirastır...