Kayıtlar

Küçük Prens: Cudi'de Biten Nergis

Resim
 Güneş, Cudi’nin sivri kayalıkları ardında kandan bir nehir gibi batarken, gökyüzü mor bir matem elbisesine bürünmüştü. Pilot, motoru susmuş uçağının gölgesinde, kurumuş dudağındaki son su damlasını yutkunurken o sesi duydu. Rüzgarın ıslığına karışan, ama rüzgardan daha eski bir fısıltı: ​— "Lütfen... Bana, sınırların üzerinden atlayabilecek bir kuzu çizer misin?" ​Pilot doğruldu. Karşısında, hırpalanmış şal û şapikiyle, gözleri asırlık bir sürgünün tüm yorgunluğunu taşıyan küçük bir çocuk duruyordu. Boynundaki poşu, sadece bir kumaş değil; rüzgarda dalgalanan sessiz bir çığlık gibiydi. ​"Burada sınırlar çizilidir evlat," dedi pilot, sesi çatallanarak. "Kuzular tellere takılır." ​Küçük Prens, göğüs kafesinde sakladığı bir sırrı açar gibi gülümsedi: "Benim geldiğim yerde teller yoktu, sadece nergisler vardı. Bir nergisim vardı benim... O kadar narindi ki, kendi dilinde şarkı söylemediği her gün yapraklarını dökerdi. Ona bir fanus aradım, ama fanuslar b...

Sessiz Çığlığın Tarihi

Resim
  Mezopotamya’nın tozlu ve kadim tarihinde, rüzgarın fısıltısı çoğu zaman bir ninniden ziyade bir ağıt gibi yükselir. Kürt halkının binlerce yıllık serüveni, sadece bir coğrafyanın hikayesi değil; toprağın altına gömülmüş dillerin, yarım kalmış sofraların ve bitmek bilmeyen bir "eşikte kalma" halinin trajik destanıdır. Bu halkın kaderi, tarih sahnesinde hep bir "parantez" içine sıkıştırılmak istenmiş, ancak o parantez her seferinde bir direnişin ve varoluş sancısının sarsıntısıyla genişlemiştir. Kürtlerin yaşadığı süreç sadece politik bir çatışma değil, topyekûn bir ontolojik saldırıdır. Frantz Fanon; çok sevdiğim kitabı olan, Yeryüzünün Lanetlileri’nde sömürgeciliğin sadece toprakları değil, insan ruhunu da nasıl iğdiş ettiğini anlatırken, "Sömürgeci, sömürgeleştirilenin her hareketini bir tehdit olarak algılar" der. Kürt halkı için bu "tehdit" algısı, dillerinin yasaklanmasından köylerinin boşaltılmasına, en acısı da çocuklarının oyun alanların...

Kederden Kimlik Yontmak

Resim
Coğrafya, bir insanın üzerine giydiği ilk kıyafet gibidir ancak bu kıyafet bazen ipekten bir kaftan, bazen de dikenli bir gömlektir. "Kişinin kendini bilmesi" düsturu, kadim bilgeliğin merkezinde yer alsa da, bu bilme eylemi genellikle bireyin kendi sınırlarını aşan bir mirası, yani doğduğu toprağın acısını kucağında bulmasıyla başlar. Peki, bu acıyı sahiplenmeli miyiz, yoksa onu bir yük gibi kapının önünde mi bırakmalıyız? Köklerinden koparılmış veya aidiyet hissini reddetmiş bir benlik, sürekli bir "boşlukta süzülme" hali yaşar. Birey, içine doğduğu kolektif hafızayı –bu hafıza ne kadar trajik olursa olsun– reddettiğinde, aslında kendi kimliğinin temel taşlarından birini eksik bırakmış olur. Travmaların ve toplumsal acıların sahiplenilmesi, bir mazoşizm değil, aksine bir "bütünleşme" çabasıdır. Sanırım bu en çok yapıldığımız konulardan biri. Kendi coğrafyasının acısını tanımayan bir ruh, eksik bir yas sürecindedir ve bu bitmemiş yas, hayat boyu açıklanam...

Freud’un Din Eleştirisindeki Saklı Ritim

Resim
  Sigmund Freud, entelektüel tarih boyunca dinin en amansız eleştirmenlerinden biri olarak tanınmıştır. Onu, tanrı fikrini çocukluktaki baba figürünün bir izdüşümü olarak gören, inancı ise toplumsal bir "saplantılı nevroz" olarak niteleyen sert retoriğiyle hatırlarız. Ancak Freud’un külliyatına daha yakından, satır aralarını okuyarak bakıldığında, dinin insan ruhundaki sarsılmaz yeri karşısında zaman zaman silahlarını indirdiği veya en azından meraklı bir sessizliğe büründüğü duraklar olduğu görülür... Freud’un 1927 tarihli Bir Yanılsamanın Geleceği kitabı, dinin rasyonel bir temeli olmadığını savunurken ilginç bir itirafla başlar... Freud, dinin sunduğu teselli sisteminin muazzamlığını asla inkar etmez. Freud bu kitabında dini bir "yanılsama" olarak tanımlar. Ancak buradaki itirafı şudur: İnsan zihni, doğanın acımasızlığı, hastalıklar ve ölümün yarattığı dehşet karşısında o kadar çaresizdir ki, bu ağır yükü dinsel bir koruma kalkanı olmadan taşıması neredeyse imka...

Ophelia & Rindêxan: Kurbanın hüznü, Öznenin direnişi

Resim
  Dünya edebiyatının en hüzünlü karakterlerinden biri olan Shakespeare'in Ophelia'sı ile Mezopotamya’nın sarp dağlarından süzülüp gelen onur simgesi Rindêxan, aralarındaki binlerce kilometreye ve asırlara rağmen aynı ıslak sessizlikte, suyun derinliğinde buluşur. Sanat tarihinde Ophelia denince akla gelen o meşhur tabloda; saçında çiçekler, üzerinde ağır elbiseleriyle suyun üstünde bir yaprak gibi uzanan o kadın, trajedinin estetiğe dönüştüğü anı simgeler. Öte yandan, Malabadi Köprüsü’nün görkemli kemerleri altında, Batman Çayı’nın coşkun sularına bakan Rindêxan, kolektif hafızada o devasa taş köprüden aşağıya, özgürlüğe süzülen bir siluet olarak canlanır. İkisi de "su üstündeki kadın" imgesinin en çarpıcı temsilcileridir; biri Danimarka’nın soğuk derelerinde, diğeri Mezopotamya’nın kadim nehirlerinde birer efsaneye dönüşür. Ancak bu iki hikaye arasındaki en can alıcı nokta, ölüme giden yoldaki irade farkında gizlidir. Ophelia’nın ölümü, kendi iç dünyasındaki bir kırı...

Vatansız deniz, kimliksiz ölüm: Alan Kurdî

Resim
 Alan Kurdi’nin Bodrum kıyısına vuran küçücük bedeni, sadece bir ailenin trajedisi değil, koca bir halkın tarihsel hafızasındaki o bitmek bilmeyen "yersiz yurtsuzluk" hikayesinin en ağır mühürlerinden biridir. Alan’ın hikayesi, Kürtlerin modern tarihte defalarca içinden geçtiği ateş çemberinin, bu kez bir çocuğun kırmızı tişörtünde ve lacivert şortunda somutlaşmış haliydi. Kürt halkının trajik kaderi, genellikle sınırların ortasında kalmak ve o sınırların yarattığı fırtınalarda savrulmakla şekillenmiştir. Alan Kurdi’nin ailesinin Kobanê'den çıkıp Ege’nin hırçın sularına sığınma çabası, aslında bir halkın yüzyıllardır aradığı "güvenli liman" arayışının modern bir tezahürüydü. Halepçe’den kaçanların karlı dağlardaki izleri ile Alan’ın kıyıya vuran izi arasında görünmez ama kopmaz bir bağ vardır. Bir yanı savaşın yıkımı, diğer yanı ise belirsiz bir geleceğin soğukluğu olan bu hikaye, Kürtlerin tarih boyunca yaşadığı o "arafta kalma" halini dünyaya bir kez...

Varoluşun İki Yakası: Sartre’ın Kaygısından Şeriatî’nin Tevhid’ine

Resim
1960’ların Paris’i entelektüel bir kaynama noktasıyken, Sartre zirvedeki isim, Ali Şeriatî ise onun derslerini soluyan, eserlerini Farsçaya kazandıran ve onunla derin tartışmalara giren genç bir doktora öğrencisiydi. Bu iki ismi birleştiren temel zemin; "insan özgürlüğü" ve "sorumluluk" kavramlarıydı. Her ikisi de insanın kendi özünü, kendi eylemleriyle inşa ettiği gerçeğinde müttefikti. Ancak bu yolculukta Şeriatî, "hocam" dediği Sartre’dan hayati bir kavşakta ayrıldı: Aşkınlık ve Tanrı. Sartre için Tanrı’nın yokluğu, mutlak özgürlüğün ön şartıydı. Ona göre, eğer bir yaratıcı varsa, insan önceden belirlenmiş bir "taslak" (essence) olmaktan öteye gidemezdi. Tanrı olmadığı için insan "dünyaya fırlatılmıştı" ve kendi anlamını sıfırdan yaratmak gibi devasa bir yükün altındaydı. Bu durum Sartre’da meşhur "bulantı" ve "kaygıyı" doğuruyordu; çünkü insan nihayetinde anlamsız bir boşlukta, kendi değerlerini tek başına varetm...

Köklerinden Kopan İnsan: Modern Bir Arafta Kalış Hikayesi

Resim
 Kişinin kendi kültüründen kopuşu, sadece eski bir elbiseyi çıkarıp yenisini giymek gibi basit bir değişim olarak görmek büyük bir yanılgıdır. Bu süreç aslında bireyin üzerine bastığı toprağın ayağının altından kayması, hayatı anlamlandırmasını sağlayan zihinsel haritasını yitirmesidir. Modern dünyanın "küresel vatandaşlık" vaadi kulağa ne kadar özgürleştirici ve hoş gelse de, insanın kökleriyle olan bağının kopması hem psikolojik hem de sosyolojik derin yaralar açar. Psikolojik açıdan bakıldığında, kültür birey için dünyayı algıladığı bir mercektir. Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde temel bir yer tutan "aidiyet" ihtiyacı, kültürel kodlar aracılığıyla tatmin edilir. Birey kendi kültüründen koptuğunda, "Ben kime aitim?" sorusu cevapsız kalır ve bu durum kronik bir yalnızlık, yabancılaşma ve "arafta kalma" hissini tetikler. Kendi kökenini yetersiz veya "ilkel" görüp ondan kaçan kişi, aslında kendi geçmişine karşı bir aşağılık kompleksi ...

Anadilimizi neden korumalıyız?

Resim
  Dilin İnşası: Dünyayı Görme Biçimimiz: ​Sosyolojide Sapir-Whorf Hipotezi olarak bilinen yaklaşım, dilin düşünceyi şekillendirdiğini savunur. Anadilimiz, gerçekliği hangi "gözlükle" göreceğimizi belirleyen ilk süzgeçtir. Biz dünyayı nesnel bir biçimde değil, dilimizin bize sunduğu kategoriler aracılığıyla algılarız. ​Örnek: Bazı toplumlarda karın tonları veya denizin rengi için onlarca farklı kelime bulunurken, bir diğerinde tek bir terim yeterli olabilir. Bu durum, o toplumun doğayla kurduğu yaşamsal ve toplumsal ilişkinin bir yansımasıdır. Anadil, doğayı kültüre tercüme eden ilk mimari yapıdır. ​Kolektif Hafıza ve Duygusal Mahremiyet: ​Anadili, bir toplumun tarihsel birikimini, acılarını, mizahını ve zaferlerini kelimelerin içine gizleyen bir kolektif hafıza deposudur. Birey, anadilini konuşurken aslında binlerce yıllık bir kültürel ekosisteme eklemlenir. ​Örnek: Bir ninni veya bir ağıt, sadece seslerden ibaret değildir; o toplumun kuşaklar boyu aktardığı duygusal mirastır...

Bugün, neden kadınlar günümü kutlamadın diyen kadınları göreceksiniz…

Resim
 Anlamı ve hakkı olan her şeyi günlere sığdıran bir toplum, bunla kalıplaştıran bir toplumun; günlere göre anlamlı olanı yapması kadar doğal bir refleks olamaz. Kendi eliyle yarattığını yok eden bir varlık elbette yine kendi eliyle yok edecekti çoğu şeyi. Şu an olmuş, olan ve olacak her şeyden sorumludur insan. Günden güne artan her türlü sosyolojik problemleri bir kenara atmak gerekir bazı şeylerden önce. Çünkü her sorunun çıkış sebebinden önce temel bir sorun vardır: İnsanın köleleştirilmesi. İnsanın köleleştirilmesi ilk olarak evde, aile içinde kadının köleleştirilmesi ile başlar. Kadına ikinci cins muamelesi yapan insan ırkının daha sonra köleleştirme politikasını erkeklere de uyguladığını görürüz tarih sahnesinde. Mezopotamya, Çin, Hint, Mısırdan, Güney Amerika uygarlıkları; Aztek, Maya ve İnca’lara kadar geniş bir ağda köleliğin meşrulaştığını görürüz. Tabi sadece iktidarlar değil, aynı zamanda çoğu Roma ve Yunan düşünürü de köleciliği şiddetle savunmuşlardır. Bunlardan bir...

Kirli Ağustos'a mektup...

Resim
  Bir ah verilebilseydi keşke her bir umutsuz şiirinizde Edip Bey. Bir iyi ki biriktirseydi ceplerimizde dolaşan her bir şüpheye. Ama yok, ne bir binefş rengi umutların iyi ki nefesini verdirir ne de uçuruma değen sert rüzgarın hadi’sini toplar sinede.      Mutluluk, alışılmış bir kötümserlik midir sahiden Edip Bey? Öyle demiştiniz şiirinizin en tenha yerinde. Akabinde her şey gider ama aşk durur yeryüzünde diyerekten. Madem insanın insana verebileceği en değerli şey yalnızlıktı, neden durmadan yalnızlığınızın kalelerinden çıkan, umuttan bihaber sözlerle volta atıyorsunuz şiirlerinizin azı dişlerinde. Değil miydi her yüzen geminin su kesimi, aşk? Değil miydi çok erken, biri öldüyse? Sormadım size nereden geldiniz, nesiniz diye. Anlaşıyormuşsunuz ya işte konuşmasanız bile. Mademki tarihiniz, sevgi ve tutkuların devrimidir, umutsuzluk, devrime gebe olur mu, kangren değil de.     İmgesi olup ölümün, bir de tek kalmanın acısıyla, sevmeye de sevilmeye de kar...

“Bütün uyuyanları uyandırmak için bir tek uyanık yeter.”

Resim
Anlatılan tüm o sevda dolu mektuplar...  Milena'yı dillere pelesenk eden Kafka, Frida'nın Diego Rivera'sı, Leyla'sına güneş olmak isteyen Ahmed, Nazım'ın aldattığı Piraye'si…   Mektuplarınız elbette, en azından birinizi avutmuştur... Peki ya Mustafa Kemal'e yazılan bu mektup kimi avutmuştur? Defalarca sürgün edilen bir yaşam... Demokrasi ve laiklik şiarıyla avazı çıktığı kadar bağıran bir Cumhuriyet ve kendi şiarıyla ters düşüp idama mahkum ettiği bir şahsiyet: Mîr Celadet Alî Bedîrxan.    “Bütün uyuyanları uyandırmak için bir tek uyanık yeter.” derdi Malcolm. Cumhuriyet uyutmaya yetmedi Celadet'i. Bihaber değildir süregelen, sürmekte olan ve sürecek olan haksız tavırdan. Dedesi Mîr Bedîrxan'ın azmini ruhunda bulan Celadet'in kalemi kılıçtan keskindir. Mustafa Kemal'e "karşı nutuk" niteliğinde olan bu mektup, en temel mesajını veriyordu “Deniz içilmekle bitmeyecek.” Doğu-Batı filolojilerinde neredeyse ermiş sıfatında olan üstat, ana...

''İnce bir buzun üstünde kayıyorsan, tek kurtuluşun hız yapmaktır.''

Resim
  Hemen hemen her kitapta mutlaka bir karakterin veya yazarın “ben kimim” sorusuna ya da “ben kimim sorusuna bir cevabına” denk geliriz. Bu denk geliş muhtemelen hepimize de kendimize bu soruyu sordurmuştur. Ve yine muhtemeldir ki her kitaptaki "ben kimim" sorusuna verilen cevabı da nedense benimser ve destekler halde buluruz kendimizi.   “Ben kimim?” sorusunu bize asıl sorduran, kimlik arayışı veya tanımlamasıdır, kanaatimce. Kimlik kitabının kimliğe ulaşmak için asıl üzerinde durduğu soru aslında buradan geliyor. Zygmunt’un çok yönlü düşünce biçimini, her perspektiften olaya bakma, yorumlama kabiliyetinin farkındaydım. Bu kitapta da bu kabiliyetini neredeyse kusursuza yakın bir biçimde gösteriyor. Modern dünyanın veya toplumun bize sunduğu tüketicilik(her şeyde) ve subjektif yaklaşımın gayet farkında olan Zygmunt, kimi sosyolog veya felsefecilere nazaran önyargı ve subjektiflikten uzak kalmayı oldukça başaran bir yazar olduğunu bir kez daha kanıtlıyor. Kitapta okurun neyi...

Yüreği kendiyle alıp götürdü...

Resim
  Hani, Allah'ın nurundan nasiplenmiş biridir. Yüreğindeki yaralar, şimdi herkesin yüreğinde... Aşk ne kadar çetinse bile, uzun ve aydın bir yol önündeydi. Bu uzun yolda sadece beşeri aşk değil, her şeyin aşkı yer bulurdu. Bu yol ağaçlı, çiçekli ve dikenlidir... Mutlu olan bir yürek, dertsiz de olmaz. Ama... Hani kendisine sadece derdi ister, mutluluk yare kalsın diye. Derdi taşıyabilen yürek, aşktan habersiz değildir. Bilirdi Hani; aşk, dertlere karşı bir cesaret timsalidir. Çünkü en büyük aşk en sonda Rabbi tanımakla, tanınabilirdi. İnsan ve yurt sevgisiyle... Ne kadar kötü olsa bile bir yer, orada yaşayıp, sevince bir insan, orası en güzel yerdir. Bu yer bir memleket de olabilir, yarin kucağı, bir ağustos böceğinin cırcırı da... Aşk, şüphesiz büyük bir duygu. Ki büyük olmasaydı Ne Mem olurdu, Ne de Zîn... Hani de olmayabilirdi... Hani'ye göre, her insan aşk ile doğar. Ama herkes aşk ile kalır mı bilinmez... Ve devam eder Hani, "aşka sahip biri, huzursuzdur." Uzat...

Dil bi xwe re bir û çû...

Resim
  Xanî, kesek ku ji nûra Xwedê bi par e. Xemên di dilê wî de, niha di dilê her kesî de... Evîn çi qas dijwar be jî, rêyek her dirêj û bi ronî di pêşiya Xanî de bû. Di vê rêya dirêj de ne tenê evîna mirovayetî, evîna her tiştî cih digire. Ev rê bi dar in, bi kulîlk û bi strî ne... Dilek bi şa be, bê xem jî nabe. Lê..  Xanî ji xwe re bi tenê xeman jî dixwaze da ku şahî ji bo yar be. Dilê ku dikare xeman hilbigire, ji evînê ne bê hay in. Evîn wêrekiya li dijî xeman in, Xanî dizanî. Ji ber ku evîna mezin her ku di dawiyê de bi nasîna Xwedê dihate naskirin. Bi hezkirina mirov û welatî dihate naskirin. Derek çendî nexweş bibe jî dema ku mirov li wir jiya û ji wir hez bike, ew der cihê ku herî xweş e. Ev cih dibe ku welatek be, paşila yarek be, çîrçîra çîrçîrokek jî be... Evîn, bêguman hestek mezin e. Ku ne mezin bûya ne Mem dibû ne jî Zîn û dibe ku Xanî jî wê  nebûya... Bi Xanî, her mirov bi evînekê tê li dinê. Lê her kes bi evîn dimîne ew jî bi guman e. Û berdewam dike Xanî: K...

Deniz İçilmekle Bitmeyecek...

Resim
Bu yazı ne bir ağıttır ne bir sitem, bu yazı bir utançtır... Küçüklüğümden beri bende kalan bir alışkanlık vardır herhalde annem yüzünden. Okula beni geç kaldırınca sadece ekmek ve domates verirdi "hızlıca ye, bir yudum çay da iç hemen git okuluna," derdi. Şimdilerde de kısa bir vaktim varsa bir şey için, ekmek arası domates yapıp acıkan karnımı doyurmaya çalışırım . Deniz'in sofrasını ilk görünce aklıma ilk bu gelmişti. Sanırım Deniz'in de kısa bir vakti vardı. O yemeği çabuk bitirmeliydi. Bitiremedi... Dar bir zamana tutsak edilen bu yemeği de tam bitirememesi acıtmıyorsa bir yanlarınızı, o sade fotoğraf karesi hüzne boğmuyorsa göz diplerinizi; hiçbir süt, hiçbir ekmek içi, kalbinizin beşiğinde ağlayıp sızlayan bir bebeğin bile masumiyetini doyurmaya yetmeyecektir. Kendisine dokunmayan yılanı bin yaşatan sizler, su içen yılan da olsa dokunmayan ey sizler! Size sesleniyor o fotoğraf karesi!... Ölen kadındı, ölen bir Kürt'tü, ölen HDP'liydi tartışmaları sü...

Acılarımızın uykuya ihtiyacı var...

Resim
  Nam-ı diğer Apê Musa olan Musa Anter , Nusaybin'de bir köy olan Zivingê(Eski Mağara)de doğdu. Nüfustaki ilk doğum yılı 1924 olarak kayıtlıydı. Ancak ilkokula yazılabilmek için yaşı büyütüldü ve 1920 yapıldı. 1917 ile 1920 yılı arasında doğduğu bilinse de, 1920 yılı onu doğum yılı olarak kabul edilir. Hangi yıl olursa olsun bunun bir önemi yok ve olmayacaktı da. Çünkü bu güzel insan "Bedîrxanî"lerden sonra, yani Mîr Celadet, Kamiran Alî Bedîrxan'lardan sonra Kürt medyasının ikinci kuşağının en önemli ve hatta tek temsilcisi olacaktı. Köyün ismi olan Ziving kürtçe bir kelimedir, türkçede "mesken, kışlak" anlamına gelir. Köy kuraklığıyla bilindiği, kış ayları da mesken edinildiği için bu ismi almıştır. Bu köy Anter ailesinin köyü olarak bilinirdi zaten. Köyün önderi, muhtarı sayılan babası yatalak kalınca annesi köyün yaşlılarından birini muhtar olarak seçer. O da vefat edince muhtarlık kendisine kalır. Musa Anter’in annesi Fesla ana, her ne kadar kayıtlara g...