Kederden Kimlik Yontmak


Coğrafya, bir insanın üzerine giydiği ilk kıyafet gibidir ancak bu kıyafet bazen ipekten bir kaftan, bazen de dikenli bir gömlektir. "Kişinin kendini bilmesi" düsturu, kadim bilgeliğin merkezinde yer alsa da, bu bilme eylemi genellikle bireyin kendi sınırlarını aşan bir mirası, yani doğduğu toprağın acısını kucağında bulmasıyla başlar. Peki, bu acıyı sahiplenmeli miyiz, yoksa onu bir yük gibi kapının önünde mi bırakmalıyız?

Köklerinden koparılmış veya aidiyet hissini reddetmiş bir benlik, sürekli bir "boşlukta süzülme" hali yaşar. Birey, içine doğduğu kolektif hafızayı –bu hafıza ne kadar trajik olursa olsun– reddettiğinde, aslında kendi kimliğinin temel taşlarından birini eksik bırakmış olur. Travmaların ve toplumsal acıların sahiplenilmesi, bir mazoşizm değil, aksine bir "bütünleşme" çabasıdır. Sanırım bu en çok yapıldığımız konulardan biri. Kendi coğrafyasının acısını tanımayan bir ruh, eksik bir yas sürecindedir ve bu bitmemiş yas, hayat boyu açıklanamayan bir huzursuzluğun kaynağı haline gelebilir. Albert Camus’un "Uyumsuz" felsefesinde değindiği gibi, insan anlamsız bir evrende anlam inşa etmeye çalışan tek varlıktır. Camus için bu inşa süreci, sürgünlük ve aidiyet arasındaki o ince çizgide yürümektir. O, "Vatanım Fransız dilidir," derken, fiziksel coğrafyanın ötesinde, insanın acısını ve kültürünü taşıdığı dili gerçek yurdu olarak tanımlar. Bu, kişinin kendini bilme yolculuğunda dilin ve o dilin içindeki kederin nasıl bir pusula olduğunun kanıtıdır.

Sosyolojik düzlemde yaklaşım gösterirsek, Zygmunt Bauman, modern dünyada kimliğin sabit bir liman değil, sürekli inşa edilen bir süreç olduğunu hatırlatır. Uzun zaman önce okuduğum ve sevdiğim Bauman, Kimlik adlı eserinde, "Kimlik, ancak bir topluluk içinde, başkalarıyla kurulan ilişkiler ağında anlam kazanır," der. Bauman’a göre modernitenin akışkan yapısı içinde birey, "nereden geldiğini" unutmaya zorlansa da, aslında bu aidiyet arayışı insan doğasının kaçınılmaz bir parçasıdır. Bauman, kimliğin ancak bir farklılık ve karşıtlık içinde belirginleştiğini vurgularken, kişinin doğduğu coğrafyanın acısını sahiplenmesini, o kimliğin dayanıklılık testi olarak görür. "Kimliklerin birer sorun haline gelmesi, onların verili olmaktan çıkıp birer 'görev' haline gelmesinden kaynaklanır," tespitiyle, coğrafyanın acısını sahiplenmeyi aslında ahlaki bir sorumluluk ve kendini inşa etme görevi olarak tanımlar.

Bu noktada Celadet Bedirxan’ın duruşu, coğrafyanın acısını entelektüel bir dirençle nasıl harmanlayabileceğimizi gösteren en zarif örneklerden biridir. Sürgünlerin, kayıpların ve bir dilin sessizliğe gömülme tehlikesinin ortasında Bedirxan, acıyı bir ağıta değil, bir alfabeye dönüştürmüştür. O, kendi coğrafyasının kederini bir kimlik nişanesi olarak taşırken, bu acıyı modern bir bilinçle; Hawar dergisinde, edebiyatla ve dilbilimle işlemeyi seçmiştir. Camus’um başkaldıran insanı gibi, Bedirxan da kaderine boyun eğmek yerine o kaderi yeniden yazmıştır. Camus, "Başkaldırıyorum, o halde varım" derken bireysel bir acının nasıl toplumsal bir bilinç ve varoluş mücadelesine dönüştüğünü vurgular. Bedîrxan’ın hayatı da bu başkaldırının bir yansımasıdır; o, kendini bilmenin ancak o kadim yarayı sahiplenerek ve onu evrensel bir değerle, özellikle de dilin yaşatılmasıyla iyileştirmeye çalışarak mümkün olduğunu kanıtlar.

Sonuç olarak, coğrafyanın acısını sahiplenmek, o acının altında ezilmek demek değildir. Aksine, o acıyı tanımak, insanın kendi varoluşsal koordinatlarını belirlemesidir. Bauman’ın bahsettiği o akışkan dünyada savrulmamak için, Bedîrxan gibi köklerin derinliğine ve Camus gibi dilin sunduğu o sarsılmaz vatana tutunmak gerekir. Kendini bilmek; sadece içimizdeki aynaya bakmak değil, o aynanın arkasındaki toprağı, o toprakta yürüyenlerin bıraktığı izleri ve o izlerin taşıdığı kederli ama onurlu hikâyeyi kucaklamaktır. Ancak bu şekilde, geçmişin gölgesinden kurtulup geleceğin özgür bireyi haline gelebiliriz.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ophelia & Rindêxan: Kurbanın hüznü, Öznenin direnişi

Küçük Prens: Cudi'de Biten Nergis

Köklerinden Kopan İnsan: Modern Bir Arafta Kalış Hikayesi