Varoluşun İki Yakası: Sartre’ın Kaygısından Şeriatî’nin Tevhid’ine
1960’ların Paris’i entelektüel bir kaynama noktasıyken, Sartre zirvedeki isim, Ali Şeriatî ise onun derslerini soluyan, eserlerini Farsçaya kazandıran ve onunla derin tartışmalara giren genç bir doktora öğrencisiydi. Bu iki ismi birleştiren temel zemin; "insan özgürlüğü" ve "sorumluluk" kavramlarıydı. Her ikisi de insanın kendi özünü, kendi eylemleriyle inşa ettiği gerçeğinde müttefikti. Ancak bu yolculukta Şeriatî, "hocam" dediği Sartre’dan hayati bir kavşakta ayrıldı: Aşkınlık ve Tanrı.
Sartre için Tanrı’nın yokluğu, mutlak özgürlüğün ön şartıydı. Ona göre, eğer bir yaratıcı varsa, insan önceden belirlenmiş bir "taslak" (essence) olmaktan öteye gidemezdi. Tanrı olmadığı için insan "dünyaya fırlatılmıştı" ve kendi anlamını sıfırdan yaratmak gibi devasa bir yükün altındaydı. Bu durum Sartre’da meşhur "bulantı" ve "kaygıyı" doğuruyordu; çünkü insan nihayetinde anlamsız bir boşlukta, kendi değerlerini tek başına varetmeye çalışan trajik bir kahramandı.
Ali Şeriatî, Sartre’ın varoluşçu metodolojisini aldı ama onu İslam’ın "Tevhid" ilkesiyle yoğurarak radikal bir dönüşüme uğrattı. Şeriatî’ye göre, Sartre’ın Tanrı’yı reddederek ulaştığı özgürlük aslında insanı "boşlukta" ve "sahipsiz" bırakıyordu. Şeriatî, Sartre’ın karşısına şu sarsıcı tezle çıktı:
"Gerçek özgürlük, insanı nesneleştiren tüm yeryüzü otoritelerine (firavunlara, tiranlara, kapitalizme) karşı durabilmek için, sadece mutlak olan Tanrı’ya yönelmekle mümkündür."
Şeriatî için Tanrı, insanı kısıtlayan bir "üst akıl" değil; aksine onu balçıktan çıkarıp yeryüzünün özgür faili (halifesi) kılan temel itici güçtü. Sartre’ın ateist varoluşçuluğu insanı sadece "kendisi için" bir varlık yaparken, Tevhid eksenli varoluşçuluk insanı hem özgürleştiriyor hem de ona metafizik bir sorumluluk yüklüyordu.
Sartre, Şeriatî’nin fikirlerine ve özellikle o eylemci karakterine muazzam bir saygı duyuyordu. Hatta bir defasında onun hakkında şu meşhur tespiti yapmıştır:
"Benim bir dinim yok ama eğer bir din seçecek olsaydım, Şeriatî’nin anlattığı dini seçerdim." Sartre’ın bu ilgisi sadece teorik bir sempati değildi. O, Batı’da Marksizm ve varoluşçuluk arasında sıkışıp kalan "eylem" krizinin çıkışını; Şeriatî’nin kitleleri uyandıran, sömürgeciliğe başkaldıran o "devrimci din" yorumunda bulmuştu. Şeriatî, Sartre’ın konforlu masalarda ürettiği teorileri, Doğu’nun tozlu sokaklarında birer direniş manifestosuna dönüştürmüştü.
Sartre için özgürlük bir "mahkûmiyet" iken (insan özgür olmaya mahkûmdur), Şeriatî için bu, Allah’a giden yolda bir kemale erme süreciydi. Sartre insanı Tanrı’nın yokluğuyla boş bir evrende yapayalnız bırakırken, ona sonu hiçe çıkan ağır bir yük veriyordu. Şeriatî ise burada mantıksal bir köprü kurdu: Eğer insan mutlak bir kudrete (Tanrı’ya) dayanmıyorsa, yeryüzündeki sahte tanrıların (diktatörlerin, paranın, ideolojilerin) kulu olmaktan asla kurtulamazdı.
Sartre’ın özgürlüğü bireysel bir iç hesaplaşmada boğulma riski taşırken; Şeriatî, Tanrı inancını bir direniş yakıtına tahvil etti. Sartre’ın bile ona hayran kalmasının asıl sebebi buydu: Şeriatî, metafizik bir kabulü, somut bir adaletsizlikle savaşma gücüne dönüştürebilmişti.
Bu etkileşimi, Sartre’ın Franz Fanon’un Yeryüzünün Lanetlileri kitabına yazdığı o sert önsözde de hissetmek mümkün. Sartre orada Avrupa’nın insancıl maskesini düşürürken, aslında Şeriatî’nin savunduğu "sömürgeciye karşı öznenin kendini yeniden yaratımı" fikrine yaklaşıyordu. Sartre, odasına kapanmış bir filozof olmaktan çıkıp, "sokaktaki aydın" modeline en çok bu dönemde evrildi.
Sonuç olarak Şeriatî; Sartre’ın "terkedilmiş" ve "kaygılı" insanını alıp ona bir onur, bir yuva ve bir mücadele alanı sundu. Sartre insanı özgür bırakmış ama karanlıkta unutmuştu; Şeriatî ise o özgürlüğün eline imanın meşalesini tutuşturarak yolu aydınlattı.
Bugün bu ikisinden geriye kalan; birinin Batı dünyasındaki bireyin yalnızlığını en çıplak haliyle resmetmesi, diğerinin ise bu yalnızlığı ilahi bir aşk ve toplumsal bir devrimle nasıl taçlandırabileceğini kanıtlamasıdır. Bu iki isim, farklı kutuplardan gelseler de, insan onuru için çarpan iki büyük kalbin ebedi buluşmasıdır.

Yorumlar
Yorum Gönder